Yaşamda Teori

Anti-Kapitalist olarak “BİZ”

Tarafından yazılmıştır Ramazan Korkut

Kapitalist bir sistem içerisinde bulunarak sistemi anlamak ve tavır alabilmek 21.yüzyılda yaşayan insanlar için zor bir durumdur. Çünkü düşünsel ve bilimsel birikim uzun bir sürecin ürünü sayılacak biçimde ortaya birçok gelişme koymuştur. Bununla birlikte kapitalizmi ayırt etmesi olanaksızlaşmış gibi görmemize neden olan yoğun meta üretimi hayatın her alanına ve her anına sirayet etmiştir. Bu vaziyet karşısında ise antikapitalist mücadele geçerliliğini ve varlığını elbette korumaktadır. Zira sistemin ortaya serdiği vahim tablo bunu zaten kaçınılmaz kılmaktadır. Lakin kapitalizmden sonrasını düşünme, tasarlama ve bu yönde eyleme geçmedeki neredeyse tüm yol ve yöntemler geniş kitlelerin kafasında ve bazı deneyimsel pratiklerde de görüldüğü üzere duvara toslamaktadır.  Önemli bir birikimsel sürecin üzerine oturan sol gelenek ne kendisini ne de geniş kitlelerin yolunu ve yönünü bu bağlamda açmıştır. Kendisini kilitleyen ve tekerrür ettiren bir döngüye hapsetmiştir.

Bu ekseriyette başka bir yerden düşünmek, kurgulamak ve alan açmak adına John Holloway’in düşüncelerine ve “Biz” paradigmasına değinmek yerinde olabilir. John Holloway “Biz Sermayenin Krizi” isek o halde çok açık bir şekilde “Biz”den başlamak gerektiğini söyler. Bunu söylerken de muazzam ve büyük bir gelenek olarak tariflendirdiği Marksist gelenek için,  “Biz”den yola çıkmazlar “Onlar” ifadesini kullanırlar,  eleştirisini getirir. Bu eleştiriyi ise şöyle temellendirir Holloway: “Eğer sermayeden yola çıkarsak, sonunda bir tahakküm kuramını oluşturup bunu ayrıntılarıyla ortaya koyarız. Dahası, böylesi bir kuram ortaya koyarak kendimizi bilfiil bunun içine hapsetmiş oluruz. Öncelikle tahakküme dayanan bir toplumda yaşadığımız gün gibi ortada. Berbat, baskıcı, kapitalist bir toplumda yaşadığımız gün gibi ortada. Ne var ki asıl sorun bu değil; sorun, hiç de bilimsel olmayan ifade biçiminde. Sorun tam da bundan sonra başlıyor. Sorun tam da “Dünyayı bu durumdan nasıl kurtaracağız?”  diye düşünmeye başladığınızda boy gösteriyor. Asıl meselenin bu olduğunu düşünüyorum. Tehlike, tahakkümden yola çıkarsak kendimizi aslında bir tahakküm kuramının içine hapsedecek olmamızdır. Kendimiz üzerine düşünebileceğimiz bir çerçeve kurmalıyız. Bu yüzden “Biz”i konuşmalıyız. İşçi sınıfından başlamanın ciddi tehlikeli yanlarından birisi bunun kolaylıkla bir üçüncü kişi söylemine dönüşebilmesi. İşçi sınıfını “Onlar” olarak düşünmeye başlıyoruz. Bütün devrimci ve hiç şüphe yok ki bütün Leninist gelenek, işçi sınıfını Onlar olarak düşünür. Onlar devrimci öznedir. Onların devrimci potansiyelini gerçekleştirmesi üzerine nasıl düşünebiliriz? Eğer düşünmeye Onlardan başlıyorsanız buradaki sorun, Onlara bir bakıma nesne gibi muamele ettiğiniz bir politikaya sıkışıp kalmaktır. Onlar adına düşünen bir politikaya sıkışmanızdır. Bu yüzden Biz’den yola çıkmalıyız.”

Ayrıca “Dünyayı bu durumdan nasıl kurtaracağız?” sorusunun cevaplanmasına yönelik Holloway’in cevabı “Bilmiyorum.” olur ve Holloway bilmiyorum demeyi neredeyse kimsenin cüret edemeyeceği bir siyasete denk düşürür; tıpkı Zapatistalar’ın temel ilkelerinden biri olan, sorgulayarak ilerlemeyi esas alan bir anlayış ortaya koyar. Biraz daha açacak olursak; Eğer nasıl olacağını biliyoruz dersek işimiz devrimin nasıl yapılacağını açıklamak olur. Bu da bizi monolog bir siyasete, kitlelere hitap etmeye; yapılacakları kitlelere izah etmeye götürür. Lakin nasıl olacağını bilmiyoruz; fikirlerle, deneyimlerle dolup taşıyoruz ancak yanıtımız yok dersek, bu da bizi doğrudan doğruya diyalog siyasetine; “Bilmiyorum, sen ne dersin?” “Nasıl yapabileceğimiz hakkında ne düşünüyorsun?” dediğimiz bir yere yani sonuç olarak “Biz”e götürür.

Bu söylem ve düşünceler ile eleştirisini temellendirmeye çalışan Holloway Biz Kimiz? Biz ne demektir? sorusuna verdiği cevaplarla da eleştirisini temellendirmeye devam ederken aynı zamanda Biz’den başlamanın farkını ortaya koyan bir söylem ve düşünce de ortaya koymaktadır.  John Holloway, Biz’i tanımlarken, “Bizler anti-kapitalistiz” diyerekten söylemine başlar ve bunu şöyle temellendirir; Bizler anti-kapitalistiz; çünkü kapitalizm insanlık için felakettir. Bizler anti-kapitalistiz; çünkü kapitalizmde çatlaklar yaratmayı başaramazsak, sistemi bir biçimde değiştiremezsek, bu sistemin dinamiğinin insanlığı toptan yıkıma sürüklemesi epey muhtemel. Dolayısıyla elbette anti-kapitalistiz. Lakin aynı zamanda anti-kapitalist olmanın da ötesinde daha fazlasıyız der Holloway ve bunu ise şöyle bir örnekle açıklamaya çalışır; “Kapitalizm felaket bir sistem, otoriter bir sistem, korkunç bir sistem ve bu nedenle ona karşıyız. Fakat öte yandan bir de arıları, karıncaları düşünün. Arılar ve karıncalar da korkunç, otoriter bir sistemde, her şeyin önceden belli olduğu, hiyerarşinin hüküm sürdüğü bir sistemde yaşıyor; ancak bildiğimiz kadarıyla kovanlarındaki ya da yuvalarındaki bu hiyerarşiye karşı ayaklanmıyorlar. Dolayısıyla bir sistem kötü olduğu için kendiliğinden ona karşı ayaklanacağımız sonucuna varamayız. Burada es geçilen nokta, bizi farklı kılan bir şeyin olması gerektiğidir. Arılarda ya da karıncalarda olmayan bir şeyin olması. Bahsettiğim hayvanlara saygım büyük; ancak aramızda bir fark olmalı. İşte bu fark Biz’i ayaklandıran ve eyleme geçiren kılıyor ve sanırım  Biz’i arılar ve karıncalardan ayıran ilk şey haysiyet.” diyor Holloway. Buradan hareketle baktığımız da gerçekten de haysiyetimiz ayaklar altına alındığında ayaklanırız, isyan ederiz. Bunu örneklendirmek için Zapatista Yeraltı Komitesi başka bir yerli örgüte yazdığı mektuplardan birinde, ayaklanmanın daha başlarında, 1994 Ocak’ının hemen sonuna doğru neden ayaklandıklarını şöyle açıklamıştı;

“Bize acı veren bu şey, bizi bir araya getirdi; konuşmamıza ve kendi sözcüklerimizle dile getirebileceğimiz bir hakikatin olduğunu anlamamıza yol açtı. Dilimizde yalnızca acı ve kederin olmadığını fark ettik. Kendimizle konuşmaya başladık; içimize baktık ve tarihimizi gözden geçirdik: Kadim atalarımızın acı çektiğini ve mücadele ettiğini gördük, büyük babalarımızın mücadele ettiğini gördük; babalarımızın öfkesine şahit olduk; her şeyin elimizden alınmadığını gördük. En değerli şeyin, bizi hayatta tutan şeyin, bitkilerin ve hayvanların üstünde yükselen şeyin, ayağımızın altındaki taşları oluşturan şeyin hala elimizde olduğunu gördük. Kardeşlerim, elimizdekinin haysiyet olduğunu gördük ve ona sahip olduğumuzu unutmanın utancını gördük. Haysiyetin insanı yeniden insan yapan o iyi şey olduğunu gördük ve haysiyet kalplerimizdeki yerine geri döndü. Artık yepyeniydik ve ölüm, ölümüz yeniden yenilendiğimizi gördü ve bizi yeniden haysiyete, mücadeleye çağırdı.”

Buradan da hareketle Holloway’in bize söyletmek istediğini şöyle tarif edebiliriz: Biz’ler eğer anti-kapitalistsek bunun nedeni yalnızca kapitalizmin berbat bir şey olması değildir; aynı zamanda kendimiz hakkında dile getirdiğimiz bir şeydir. Haysiyet sahibi olduğumuzu ya da Bizlerin haysiyet olduğunu söylememizdir. Bizler haysiyetiz ve bu nedenle içine doğduğumuz bu yıkım dünyasını, bu felaket dünyasını kabul etmeyeceğiz. Haysiyetimizin ayaklar altına alınmasını kabul etmeyeceğiz. Peki, günümüzde kapitalizmin geldiği güncel durumu analiz ettiğimiz takdirde haysiyetimizin ayaklar altına alındığını buna rağmen bu durumun karşısında güçlü bir ayaklanma ve isyan göremediğimizi söyleyebiliriz. John Holloway ise buna karşılık “Haysiyetimiz ayaklar altına alınmıştır ama tamamen değil; çünkü tamamen ayaklar altına alınmış olsaydı böyle bir kavrama sahip olmamız imkansız olurdu. Haysiyet komalık halde. Haysiyetimiz komalık hale getirildi. Bizim başlayacağımız yer de tam da burasıdır. Haysiyetimizin pozisyonudur.” der.

Bütün bunların beraberinde Biz kimiz? Biz ne demektir? sorularına ilişkin şöyle devam eder Holloway; Bizler mağdur değiliz; hiç şüphesiz, haysiyete ilişkin önemli bir noktadır bu. Bizler mağdur değiliz; zavallı da değiliz. “Vah canım, zavallı biz, çok acı çekiyoruz,” diyen büyük bir sol gelenek var. Ama durum hiç de böyle değil. Hem de hiç. Eğer buradan yola çıkarsak daha en baştan tabutumuza son çiviyi kendi ellerimizle çakmış oluruz. Bizler zavallı değiliz; bu yüzden isyan etmiyoruz, protesto etmemizin nedeni bu değil. Bizler yoksul olduğumuz için değil, aksine zengin olduğumuz için isyan ediyoruz. Ayaklanmamızın başlangıç noktası yoksulluk değil, bilakis zenginliktir. Bunu dile getirmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Yoksulluktan değil, zenginlikten yola çıkmalıyız. Bana öyle geliyor ki, Marx bunu çok açık bir şekilde dile getirmişti. Eğer Kapital’in nasıl başladığını düşünürseniz anlayacaksınız. Kapital’in ilk cümlesi şudur: “Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, ‘muazzam bir meta yığını’ olarak görünür.” Herkes istisnasız bir biçimde, Marx’ın çözümlemesine meta ile başladığını söyler. Ama aslında böyle değildir. Eğer ilk cümleye bakarsanız, zenginlikten yola çıkar; bizim zenginliğimizden başlar. Grundrisse’de Marx’ın zenginlikle ne kastettiğini açıklayan çok güzel bir pasaj var. Diyor ki, “Bununla birlikte, aslına bakılırsa sınırlı burjuva formu örtüsünden sıyrıldığında, başka bir deyişle meta formundan sıyrıldığında, “zenginlik evrensel mübadele aracılığıyla yaratılmış ihtiyaçların, yetilerin, hazların, üretim güçlerinin evrenselliğinden başka nedir ki?”

Bütün bu söylenenlerden hareketle, yaratıcı potansiyellerini, geride bırakılan tarihi gelişimden başka hiçbir koşul ve varsayım tanımaksızın bu gelişmenin kendisini, yani önceden verili hiçbir ölçüye vurmaksızın insan yeteneklerinin kayıtsız şartsız gelişimini, başlı başına bir amaç ilan edip ortaya çıkarması değil midir? Olmuş olanda kalmaya çabalamak yerine, oluşun mutlak hareketi haline gelmesi değil midir? Takdir sizlerin ve ne var ki, yoksulluk siyaseti aynı zamanda bütün sistemi yeniden üretmektedir.

Tekrar Holloway’a dönecek olursak,  Holloway, Biz’e ilişkin bir de, bu toplumun içinde, bu topluma karşı ve bu toplumun ötesinde var olduğumuzu söyler. Bu toplumda var oluyoruz; çünkü yaşadığımız, hayatta kalmak zorunda olduğumuz yer burası. Yaşamın, kendimizi yeniden üretmenin,  sevdiğimiz insanlara bakmanın bir yolunu bulmak zorunda olduğumuz yer burası. Oysa Biz bu topluma karşı da var oluyoruz; çünkü bunun ne kadar berbat, ne kadar fecaat bir toplum olduğunu biliyoruz ve dolayısıyla toplumun içinde ve bu topluma karşı var oluyoruz. Ayrıca bu toplumun ötesinde var oluyoruz; çünkü sürekli olarak paranın mantığını ve kapitalist örüntüyü izleyen insanlarla ilişki kurmanın yaratıcı yollarını icat etmeye çalışıyoruz. Başka türlü davranmaya çalışıyoruz, akıntıya karşı yüzmeye çalışıyoruz, hayır demeye, bu doğru değil demeye çalışıyoruz. Başka türlü eylemeye çabalıyoruz. Haysiyetimiz de bunu gerektiriyor.

Ayrıca bizler kendi kendimizle çelişkiliyiz, bunu gündelik pratik yaşamda fazlasıyla dile getirir yahut bundan dert yanıyor olabiliriz. Lakin Holloway bu hususta çelişkili olduğumuzu kabul eder ve bunu çok önemli gördüğünü söyler: Bizler isyancıyız çünkü Bizler uyumsuzuz. Sınıflamalara, kapitalizmin bizi içerisine sokmak istediği kalıplara uymuyoruz. Eğer tekrardan Kapital’in ilk cümlesine, zenginliğin kapitalist toplumda metaların içsel birikimi olarak tarif edildiği yere dönersek, Marx burada bana kalırsa zenginliğin uymadığını söylüyormuş gibi geliyor. Bu doğru! Zenginliğin metalaştırılması, yapısal bir uyumsuzluktur. Olay şudur: Meta ya da sermaye, bir Proskrustes yatağıdır, bizi belli bir şekle girmeye zorlayan bir yataktır. Ne var ki işe yaramıyor. İşe yaramıyor; çünkü eğer işe yaramış olsaydı, olup bitenleri görmezdik. Bu kayanın veya yatağın ya orasından ya burasından düşüyoruz. Bizler uyumsuzuz, işte haysiyetimiz de buradan geliyor. Bizler uyumsuzuz, çünkü kapitalizm, içine sığmayacağımız bir kalıba zorla sokmaya çalışıyor bizi, kapitalizm bize uymuyor.

Tüm bu düşüncelerin ışığında kendisini kilitleyen ve tekerrür eden anti-kapitalist mücadele yahut örgütlenme tarzlarına haysiyeti olan bir Biz aidiyetini işaret eden John Holloway’in düşüncelerini, (burada okuduklarınızın ayrıntılarını ve daha fazlasını) bu yazıya kaynakça olarak kullandığımız; Kapitalizmin İçinde, Kapitalizme Karşı ve Kapitalizmin Ötesinde-San Francisco Dersleri (İletişim Yayınları-Çeviri Utku ÖZMAKAS) kitabını okuyabilirsiniz.

Yazar Hakkında

Ramazan Korkut