Yaşamda Teori

Özgürlüğün Aklı ve Doğrudan Eylemi -2

Tarafından yazılmıştır Eren Öztürk

‘Marksizm çağımızın aşılmaz ufkudur’ derken Sartre, yanılıyor muydu? Kesin bir cevabımız yok. Lakin Marksizmin düşünce tarihi için bir dönüm noktası olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Tarihte eşine az rastlanır bir biçimde ezilen ve sömürülen/emekçi sınıfların kurtuluşu için yazılmış büyük bir teorik cephane elimize geçmiştir. Bu cephane sınıflar savaşında, emekçi sınıfları düşünsel olarak silahlandırmış, 20.yüzyıla damga vuran sonuçlara yol açmıştır.

Marksizmin sınıflar teorisi 21. yüzyılda güncelliğini ve devrimciliğini korumaktadır. Bununla birlikte insanlık tarihinin ve 20. yüzyıl pratiklerinin (ulusal kurtuluş savaşları/devrimleri, demokratik/sosyalist devrimler ve sosyal hareketleri) dersleri bize bu teorik hattın geliştirilmesi, cephanenin eksiklerinin tamamlanması ve emekçi sınıfların savaşa hazır hale getirilmesi gerektiğini öğretir. Neden mi geliştirilmelidir? Bunu anlayabilmek için Marksizmin ortaya koyduğu teorik hatta eleştirel bir gözle bakalım.

Marksizm, sınıfları, ekonomik ilişkiler (üretim ilişkileri) düzleminden ortaya koyar. Zihinsel-kültürel yaşamı ekonomik ilişkilerin bir belirleneni olarak görür. Her sınıf bir fikrin temsilcisidir. Yükselen sınıf proletarya da sosyalizmin temsilcisi olacaktır. Proletarya tarihin gördüğü en devrimci sınıftır. Bu niteliğini ekonomik temelinden; üretim araçlarından yoksun oluşundan alır. Proletaryanın diktatörlüğü, işçi sınıfının iktidarı, sınıflı topluma son verecek, sömürüsüz, sınırsız bir dünyanın kapılarını aralayacak geçiş dönemidir.

Bu teoriye şu noktada itirazımız başlıyor: Egemenlik ilişkileri içindeki işçilerin (bunlardan kurtulmadan), iktidar olduklarında bunu bir ayrıcalık olarak kullanmayacaklarının, diğer ezilen ve sömürülen kesimler üzerinde baskıya ve ideolojik mekanizmalara dönüştürmeyeceklerinin garantisi ekonomik temel veya işçilerin üretim araçlarından yoksun oluşu olamaz. İşçi olmak, egemenlik ilişkileri ve sömürü ilişkileri düzleminde en köleci yaşam koşullarından birine sahip olmaktır. Fakat bu durum, onların egemenlik kurma halini ve hükmetmenin verdiği gücü kötüye kullanmayacakları anlamı taşımaz veya günlük yaşamlarında bu egemenlik biçimlerini işçiler çok defa kullanırlar.

Rosa Luxemburg’un eski Cermenlerin ‘Mark’ toplulukları örneğinde gösterdiği gibi komünal mülkiyet sistemi içinde egemenlik kurmak ve bunu ayrıcalığa dönüştürmek mümkündü ve gerçekleşmişti. Sınıfların ortaya çıkışının temeli burada aranmalıdır.  İşçilerin geliştirdiği, kültürel ve ahlaki gelişim muhakkak mevcuttur.  Ancak, bu gelişim, genel zihinsel ve kültürel gelişimden kopuk değildir veya bu gelişimi içermektedir. İşçiler, işçi olmaktan dolayı insan olmayı bir kenara bırakamazlar. Marx’ın ifade ettiği gibi insanlar kendi tarihlerini kendileri yapar ama keyiflerine göre değil, geçmişten miras kalan koşullarla ve bütün ölü kuşakların geleneği üzerinden yaparlar. Bu hakikat söylemini, işçiler için uyguladığımızda  egemenlik ilişkilerini işçilerin de devraldığını görürüz. Bir öğrencinin, öğrenciyken ara bir tabaka veya ‘’küçük burjuva devrimcisi’’, işçi olduğunda ise en devrimci sınıfa mensup olduğunu söylemek gerçeklikten uzaktır.  İşçi olmanın kendisi zihinsel-kültürel dönüşümün dışında ekonomik bir devrimcilikle tarif edilmiş olur. Mesele üretim araçlarından yoksun olmasına veya üretimden gelen gücüne darlaştırılır fakat işin şu yanı unutulur; böyle bir güç hangi zihinsel-kültürel ‘’önderlik’’ varsa onun arkasından gider, ona göre şekillenir. 

İşçilerin kendilerine açılan egemenlik ilişkilerini elinin tersiyle iteceğini söylemek ve ona böyle tanrısal roller biçmek, Marx’ın ayakları üstüne diktiğini söylediği diyalektiğini mekanik materyalizm suyuna bulamak, soyut bir mantık ve temsile indirgemek olur. Bu çıkarımdan hareketle Marx ve Engels’in işçilerin egemen bir azınlık olması fikrini savunduğu düşülmemelidir. Bu iki devrimci filozof-yazar ve eylemci işçilerin ve seçkinlerin egemen azınlık olması fikrine karşı çıkmıştır. Aksine onlar işçi sınıfının bütününün siyasal iktidarını savunmuştur. Bu yazıda eleştiri konusu olan ‘’işçi sınıfı’’ kavramsallaştırması ve ona biçilen tanrısal roldür. Bu rolün dayandırıldığı temeldir (ekonomik ) ve egemenlik ilişkileri ile sömürü arasındaki bağın koparılmasıdır. Eğer bu iki değerli filozof egemenlik ilişkileri gerçeğini bilince çıkarmış ve bunu pratik bir mücadeleye çevirmiş olsalardı; bir öngörü olarak söylenebilir ki bugün insanlık eşitliğe ve özgürlüğe çok daha yakın olabilirdi.

Bütün dikkatin artı-değer ve sömürüye yönlendirilmesi, gerçeğin belirli yönleriyle kavranması anlamı taşır. Keza anarşizmin (en azından Bakunin şahsında), egemenlik ilişkilerini devlet ve din üzerinden kurması, ekonomiyi göz ardı etmesi eksik ve hatalı, kaba materyalist bir yaklaşımdır. M. Foucault gibi iktidarı her yere yayan ve ekonomiye bir dışarılık atfeden teoriler de, egemenlik ilişkilerini maddi temellerinden koparır.  Mülkiyet/ekonomik ilişkilerinin egemenlik ilişkileriyle bağına perde çeker. Ezilen ve sömürülen sınıfın mücadele etmesi gereken hedeflerini belirsizleştirir, silikleştirir. Egemenlik ilişkileri, mülkiyet ilişkilerinin temelidir.  Bu temel mülkiyeti içine alır ve içselleştirir. Mülkiyetten kopuk ve ayrıksı düşünülemez.

Ezilen ve sömürülen sınıf,  yalnızca özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete geçirilmesi mücadelesiyle değil, sorunun kökenine ve devrimci (yıkıcı/yapıcı, özgürleştirici) olan gerçeğe yönelmekle; egemenlik ilişkilerinin yok edilmesi mücadelesi ile de karşı karşıyadır. Zihinsel ve kültürel anlamda özgürleşmemiş bir sınıf, ekonomik anlamda ve egemenlik altında olmaktan özgürleşmiş olsa dahi prangalarını kırmamıştır. Kendine yeniden bir egemen azınlık kurarak, köleleşebilir. Zihinsel ve kültürel yön, mücadelenin gizli ve içsel temelidir. Bu gelişim birbiriyle bağıntılı bir süreç izlemeli, yol ve yöntemlerini yeniden oluşturmalıdır. Klasik kaba maddeci biçimi aşmalı, insanı gelişen ve değişen iç bağıntılı sürecin bir parçası olarak kavramalıdır. Maddi koşullardan ve gerçeklerden kopmamalı, egemenliğe ve sömürüye karşı mücadeleyi birlikte yürütmelidir.

Özgürlük, ezilen ve sömürülen sınıfın devrimi ve kurtuluşunun diğer adıdır. Tüm insanların gerçek özgürlüğü, büyüleyici bir ideal olan özgürlük ‘’kavram’’ının sonunu getirecek ama maddi ve tinsel gerçeğini ve özünü gizli tutacaktır…

Ek: Özgürlük kavramsallaştırmasına katkı

Özgürlük, dış etkiden bağımsız olan insan iradesi olarak tanımlanır. Oysa özgürlük de gizli olan öz, içsel etkiden bağımsızlıktır. İnsanın zihinsel-kültürel yönünün; egemenlik ilişkilerini içselleştirmesi, ego’nun türevleri biçiminde egoizm, egosantrizm, cinsel dürtü biçimindeki egemenlik içsel etkiyi oluşturur. İnsan, kendi içsel etkisinin tutsağıdır. Kendi kendisinin tutsağıdır. 

Kaynakça:

Bakunin, M. Devlet ve Anarşi. Agora Kitaplığı Yayınları.

Engels, F. , Anti-Dühring: Bay EugenDühring Bilimi Altüst Ediyor. Sol Yayınları.

Foucault, M. Özne ve İktidar. Ayrıntı.

Marx, K.& Engels, F. Alman İdeolojisi [Feuerbach],Sol.

Marx, K. Komünist Manifesto.Yordam Kitap.

Marx, K.  Fransa’da İç Savaş. Sol Yayınları,

Marx, K. Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i,Yordam Kitap.

Marx, K. (2003). Fransa’da Sınıf Savaşımları (1848-1850). Sol Yayınları.

Marx, K. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Bir Katkı.  Sol Yayınları.

Rosa Luxemburg Kitabı, Dipnot Yayınları

Sartre, J. P. Yöntem araştırmaları: Diyalektik Aklın Eleştirisi. Yazko.

Yazar Hakkında

Eren Öztürk