Yaşamda Teori

Özgürlüğün Aklı ve Doğrudan Eylemi(1)

Tarafından yazılmıştır Eren Öztürk

İnsanlık tarihi, savaşlar, yıkım, yağma, açgözlülük, iktidar savaşları tarihi olduğu kadar barış, birlikte sömürüsüz, sınıfsız yaşama, özgürlük, eşitlik ve adalet savaşımı tarihidir. Bu olgu bize, insanlığın iki farklı maddi gerçeklik temelinde bölündüğünü, bu gerçekliğin iki farklı düşünsel, felsefi yansıması olduğunu gösterir. İnsan toplumları tarihinin, sınıf savaşımları tarihi olduğunu gösterir. Birincisinde topluma baskı ve ideolojik aygıtlarıyla hükmeden egemen sömürücü azınlık diğerinde ezilen ve sömürülenler vardır.  Egemen sömürücü azınlık, kendi egemen ve sömürücü maddi gerçekliğine uygun olarak, ezilen ve sömürülenler ise kendini egemenlik altına alan, sömüren, tahakküm altına sokan ilişkilere karşı olarak düşünsel-felsefi, ideolojik, kültürel, kavramsal ilişkiler geliştirir.

 Özgürlük, herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmadan düşünme ve davranma, her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesiyle karar vermesi ise egemen sınıflar olarak adlandıracağımız sömürücü ve egemen azınlık özgürlüğün en büyük düşmanıdır. Onlar kendi özgürlüklerini tahakküm, egemenlik ve sömürü üzerine kurarak ezilen ve sömürülenlere esareti yaşatırlar. Ezilen ve sömürülenlerde(insana) içkin olan özgürlük, esaret karşısında doğmakta ve gelişmekte olanı temsil eder. Esaret ve özgürlük arasındaki uzlaşmaz karşıtlıkta, özgürlüğün üstünlüğü esareti tedricen yok edecektir.

Egemen azınlık, ezilen ve sömürülen çoğunluğun tahakkümü ve sömürüsü üzerinden iktidara sahip olduğundan, asla ezilen ve sömürülenlere özgürlüğü sunmak istemez. Kendi özgürlük anlayışını, toplumun özgürlük anlayışı olarak sunar. Burjuva dönüşümün sloganlarından biri olan özgürlük, özünde sanayi özgürlüğü, sömürü özgürlüğü, iş gücünün özgürce satın alınabilme özgürlüğüdür. Aynı sınıfsal kavramsallaştırma eşitlik içinde geçerlidir(Herkesin eşit olduğu yanıltması). Özgürlük yanılsaması, insanın kapatıldığı kafeste özgürce hareket edebilmesidir. Ezilen ve sömürülen sınıf için özgürlük ise insanların her tür tahakkümden, egemenlik ve sömürüden kurtulmasıdır.

Devlet aygıtı egemenlik halinin en görünür ve cisimleşmiş biçimidir. Bu yüzden egemenlik ve sömürünün kaynağını devlet aygıtında aramak büyük bir yanılgı olacaktır. İnsanlığın gelişimini engellemede belirleyici yer tutan egemenlik ilişkileridir. Sömürü ilişkilerinin kökenindeki maddi koşulları egemenlik ilişkileri meydana getirmektedir. Merkezileşmiş(ve merkezsiz),kurumsal ve sınıfsal egemenlik yoluyla bütün toplumsal sisteme sinmiş ve kültürel-zihinsel evrimi bu yönde kontrol altına almak istemiştir. Devlet aygıtının ilk elden yok olmasının egemenlik ilişkilerini yok edeceğini sanmak hatalı bir varsayım olacaktır. Çünkü zihinsel-kültürel etkinliğe içselleştirilmiş hükmetme ilişkileri, kendini yeniden üretmekte zorlanmayacaktır.  Bu yönde, devlet aygıtını ‘’ortaya çıkaran koşullara’’ özel bir dikkat göstermeliyiz.

Esaretin kurumsallaşmasında devlet önemli bir role sahip olmakla birlikte, ezilen ve sömürülenler için zihinsel ve kültürel olarak bu esaret ‘’gönüllü’’ bir kabul ediş biçimine dönüşmüştür. Kölece bir kabul ediştir bu. Tepesinde yükselen bir avuç egemen azınlığın kontrolünde köle gibi çalışmak, yaşamak, onların verdiği ekmek ve özgürlük kırıntılarıyla yetinmek bir yaşamsal norm haline getirilmiştir. Egemenlik(esaret) ilişkileri sisteminde yer alarak, kendi özgürlüğünü başkalarına esaret olarak dayatmak olağan bir davranıştır. Böyle bir özgürlük esareti de içinde barındırır. Başkalarını tutsak ederken kendini de tutsak haline getirir. Esaret altına aldığı insanların, esarete yönelen her başkaldırısını yani özgürlük eylemini, kendi özgürlüğüne(esaret altına alma özgürlüğüne) saldırı olarak görür. Bu özgürlük biçimi, varoluşunu başkalarını esaret altına almaya borçlu olduğu için esaretin tutsağı haline gelir. Özgürlük içsel değil biçimseldir ve yanılsamadan ibarettir.

Egemen azınlığa ve onun her izdüşümüne, insanlık tarihi boyunca başkaldırı süreklilik arz etmiştir.  Fakat bu başkaldırılar başarılı oldukları takdirde dahi kendi egemen azınlığını yaratmışlardır.  Buradan şunu çıkarmak hiç de yanlış olmayacaktır: ”Praksis veya pratik, kaba biçimiyle, egemenlik ilişkilerini yok edemez. Bunu zihinsel-kültürel bir pratik dönüşümün de izlemesi gerekir. ”

Egemen azınlık, sadece baskı yoluyla toplumu kontrol etmiyor.  Korku önemli bir öge olmakla birlikte, korku değişik biçimler alıyor. Egemen azınlığın olmaması durumunda ‘’kaos’’ yani düzensizlik, insanlar arası iç çatışmalar, kendi yaratımları ve yeniden üretimleri olan hırsızlık, yağma, iç savaş, isteyenin istediği kirli işleri yapma özgürlüğü olacağı anlatılıyor. Bir denetleyici ve düzenleyicinin mutlak gerekliliği fikri benimsetilmiş oluyor. Bu denetleyici ve düzenleyicinin niteliği tartışma konusu yapılmıyor. Korkunun ikna ve kabullenişle iç içe geçirilmesi zihinsel-kültürel bir tutsaklık durumu yaratıyor.  Bu korku ve ikna duvarı yıkıldığında ise, baskı mekanizmaları devreye giriyor. İnsanlık bu baskı mekanizmalarını yıktığı pratiklere de imza attı. Ama özgürlüğün aklının yönlendirmediği ve özgürlüğün doğrudan eyleminin kurulamadığı bu pratikler yeni bir esaret ilişkileri kurmakta gecikmedi. Kendi yıktıkları esaret ilişkilerini, yeniden kurdular. Kendilerini kapattıkları kafeste özgürlüğü yaşadılar.

Egemen azınlık olma fikri hangi ideolojik-politik biçimi alırsa alsın, baştan aşağı sınıfların, sömürünün ve tahakkümün yeniden üretim kaynağıdır. Sovyet devriminden Bolşevik iktidarına geçişi bunun en somut kanıtıdır. Ezilen ve sömürülenler, işçiler, yoksul köylüler, öğrenciler, kent ve kırın yoksulları özgürlük, adalet ve eşitlik(ekmek, barış, özgürlük) için sokağa çıkarak kendi düzenlerinin kurulacağını düşündüler. Güvendikleri Bolşevik partisi, bunu kendi iktidarına çevirdi. Egemenlik kurmayı bir esaret biçimi olarak görmedi. Kendini kitlelerin temsilcisi ilan etti.  Onların kültürel-zihinsel özgürlük ve gelişim eylemi yerine kendi aklını kurmayı tercih etti. Egemen azınlık olmayı, sınıf bilinçli bir azınlık olmak olarak teorileştirdi ve dünyaya yaydı(Leninizm).  Sınıf bilinçli olduğunu kendi belirlemiş oldu. Sınıf bilinçli olmanın ölçü ve kıstasları da ona aitti. Büyük bir tarihsel şans, heba edildi. Başta partinin sonra parti devletinin tüm toplumu dizayn ettiği bir egemenlik ilişkileri sistemi yeniden kuruldu. Bir süre sonra sömürü ilişkileri ve tahakküm gelişerek klasik bir sınıflı toplum yapısını tekrar oluşturdu. 

Yukarıdaki çıkarımı tekrar ele alırsak, ezilen ve sömürülenler egemen bir azınlığı ‘’gönüllü’’ ve kölece bir biçimde kabul ediyorlar. Bunun insanlık tarihinin doğal bir sonucu olduğu, bilinen 5 bin yıllık ve öncesinin egemenlik tarihinde ezilen ve sömürülenlerin zihinsel-kültürel evriminin egemenliği içselleştirdiğini söyleyebiliriz. Bu sebeple egemenlik ilişkilerinin karşısında özgürlüğün aklı ve doğrudan eyleminin geliştirilmesi gerekir. Özgürlüğün aklı, kaba ve keyfi-tasarımcı modellere karşı gerçekliği eyleme geçirir. Her tür dış algı ve akıldan bağımsızlığı ifade eder. Özgürlüğün doğrudan eylemi ise, devrimci praksis içindeki zihinsel ve kültürel gelişime dikkati çeker. Egemenlik biçiminin sömürücü hali kapitalizme karşı mücadele, onun kültürel-zihinsel temellerinden ayrılamaz. Kültürel-zihinsel temellerin sarsılması, kapitalizme karşı mücadeleyi aşarak sınıfsal ayrımın kökenine egemenlik ilişkilerine yönelecektir.

Önemli bir yanılgıya sebep olmaması için, hükmetme ilişkileri zihniyet ve kültür sorunudur elbette. Ama mücadele edilmesi gerekenin bunu oluşturan maddi koşullar olduğu gerçeğinden uzaklaşılmamalıdır. Egemen zihniyet, sorunun belirleyici halkası değildir. Bu nedenle egemenlik ilişkileri kavramı kullanılmalıdır ve maddi koşullara karşı mücadele verilmelidir.  Zihin, gerçekliğin bir yansımasıdır. Maddi gerçeklikten koparılmış bir zihniyet söylemi, egemenlik ilişkilerini değiştirmek şöyle dursun yanılsamaya ve aldatmaya zemin hazırlar. Zihniyetin biçimselliği, onun renk değiştirmesine sebep olabilir; egemen azınlık, kendini demokrat gösterebilir. Bu onun egemenlik ilişkilerinden vazgeçtiği anlamı taşımaz. Tam da egemenlik ilişkileri üzerinden söylemi kurucu bir pratik olarak kullanabilir. Aynı zamanda sorunu zihniyete havale etmek, bu zihniyeti soyut bir balon olarak her yerde uçurmaya sebep olur. Ezilen ve sömürülenler maddi gerçeklikten uzaklaştırılır, gerçek hedeflerinden saptırılır. Egemenlik ve sömürü sistemi rahatlatılır, yeniden üretilmesi için önayak olunur.

Yazar Hakkında

Eren Öztürk