Aktüel

Tüketim Sendromu

Tarafından yazılmıştır Ramazan Korkut

“Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş,

üç beş kişinin çıkarına değil,

bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun.”

Sabahattin Ali

Türkiye ekonomisi nasıl bir bunalım yaşıyor ki TL değer kaybediyor, enflasyon yükseliyor, yaşam gittikçe pahalılaşıyor, işsizlik artıyor ve yüksek rakamlarla döviz üzerinden oluşmuş bir dış borç her an yüküne yük katarak ödenmeyi bekliyor. Öte yandan,  “ABD ile yaşanan kriz yaşadığımız ekonomik krizin ne kadar içinde veyahut ne kadar dışında kalıyor? Beklenen yatırımcı nasıl bir güven istiyor? Katar, Çin, İran, Rusya gibi ülkelerle nasıl bir yol haritası çiziliyor?” gibi ardı ardına sıralayacağımız gündemlerin içeriği ve eni sonu yaşanan sürecin geleceği yer herkesçe merak konusu. Fakat yaşadığımız krizin adını koymakta uzlaşamadığımız şu günlerde,  krizin adını koymak daha elzem ve bütünüyle bunalımı anlamak ve çözümü konuşmak için de daha öncelikli bir husus olarak önümüzde durmaktadır.

Dolayısıyla “Krizi nasıl tarif edebiliriz?” gibi bir soruyu yazımıza yöneltmeden önce hali hazırdaki kriz tariflerine kısaca göz atacak olursak gündemi meşgul eden ve öne çıkan üç tarif veyahut üç neden göze çarpmaktadır. Bunlardan birincisi; krizi döviz krizi olarak ele alan ve uluslar arası faiz lobisinin işi olduğunu söyleyen bir tarif ve ekonomik bir temellendirmeden uzak bir nedensellik kurmaya çalışan ayrıca dış mihraklar bağlamına sığınan bir tarif. Bir diğeri ise; krizin tek adam rejimi ile ilgili olduğunu söyleyen ve krizin demokratikleşme ile çözülebileceğini söyleyen, siyasi indirgemeci ve ekonomik bağlamlardan koparılmış bir tarif. Üçüncü olarak karşımıza çıkan ise; krizi ekonomik savaş olarak nitelendiren bir tarif ve bu tarif de, birinci tarife dış mihraklar bağlamıyla ortak bir tarif olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca tarif krizi, salt ABD ile yaşanan probleme bağlanmaktadır. Bütün bunların ışığında bir krizin olduğu kesindir fakat ortaya konan tarif ve nedenler etkileri tartışılmaksızın şaibelidir.  Yani sayılan hususlar evet bir nedendir ama krizin ta kendisi değildir. Neden şaibeli olduğunu ise ancak krizin asıl nedenine parmak basabilirsek anlayabiliriz.

“Krizi nasıl tarif edebiliriz?” sorusuna dönecek olursak, sorunun cevabını “Şuan nasıl bir ekonomiye sahibiz?” sorusuna verdiğimiz cevapta arayacağız. Tam bu noktada karşımıza üreten bir ekonomi değil, tüketen bir ekonomi çıkacaktır. Çünkü ithalat ve ihracat dengeleri her şeyi gözler önüne serecek kadar, Türkiye’nin dışa bağımlı bir ülke olduğunun kanıtını ortaya koymaktadır. Ayrıca Türkiye’nin özelleştirmeler ile üretimi tamamen kamusal olmaktan çıkartıp özel şirketlere ve yatırımcılara bırakması, özelleştirdiği kurumların birçoğunun yerinde iflas bayraklarının sallanması da gidişatı veya kriz sürecine gelişi pekala anlatıyor.

Sanayide, teknolojide, tarım ve hayvancılıkta Türkiye ilerleme kaydetmek yerine günden güne eriyor. Bununla birlikte bilim çağına erişim, yazılım sistemleri, uzaya çıkma, tıbbi anlamda gelişmeler gibi Türkiye’ye oranla farklı bir boyutta olan gelişmeler ve ilerlemelerden ziyade Türkiye beton ekonomisi olma yönünde istikrarlı bir duruş sergiliyor. Son yıllardaki önemli yatırımlar beton üzerinden işleyen yol-köprü-inşaat gibi bir denklemin içerisinde eriyor ve hiçbir üretim ve birikim sürecine girilemiyor.

Salt sıcak para akışına dayalı bir sermaye çekme çabasıyla çırpınan ekonomi, sıcak paranın soğumasına kadar ayakta kalıyor ve sıcaktan değil, soğuktan eriyor. Çünkü sıcak para ülke ekonomisi için geçici bir çözüm olurken, sıcak paranın sahibi için kalıcı bir kar oluyor. Gelen sıcak para, Anadolu tabiriyle “hazıra dağ dayanmaz” tabirini haklı çıkartarak; ülkenin dört bir yanını satın alarak mesken tutuyor ve kendi devingenliğini sağlamaya yönelik kendi kendine hizmete yani paradan para kazanmaya odaklanıyor. Eni sonu kazandığı parayı başka karlı bir iş için ülkeden çıkartabiliyor veya başkaca meskenler tutulabiliyor. Ancak hiçbir zaman ülke ekonomisinin geleceğini parlatmıyor. Çünkü ülke ekonomisinin kendi üretim ve birikimi bu anlatılan süreç içerisinde gerçekleşen bir unsur olmaya çok uzak bir yerde kalıyor.

Ve bütün bunlar ve bunlara ek olarak sayılabilecek hususlar istihdam alanlarını daraltıyorken, üretimin olmadığı bir ülkenin birikimi kaçınılmaz işsizlik yığını oluyor. Sadece yatırımcı odaklı bir ekonomiye sırtını yaslamaya çalışan bir ekonomi, gerek ulusal gerek uluslar arası sermaye için tadından yenmez olsa da sermaye, sırtını daha fazla kazanca dayamak istediğinden ülkeyi değil; kendi parasından para kazanmayı düşünüyor ve yatırımcı odaklı bir ekonomi ancak canlı para dolaşımının uğrayıp geçtiği bir mekanın içine sıkışıp kalabiliyor, o sıkışıklık en ufak bir baskıyla patlayabiliyor. Dolayısıyla şu günlerde yaşanan patlama da bunların neticesi oluyor. Bu da krizin tarif edildiğinin aksine yapısal nedenlerden kaynaklandığını bize gösteriyor. Ve bu nedenler çözümün ancak üretim ekonomisinde olabileceğini ortaya koyuyor. Ve  “krizimizin adı tüketim sendromudur” demek de kaçınılmaz oluyor.

ABD ile bir taraftan Münbiç operasyonu gibi askeri iş birlikler devam ediyorken, ABD askeri ile Türkiye askeri, ortak eğitim ve planlar konusunda ortak hareket ediyorken, ABD papaz sorunundan ötürü salt düşman ülke ilan edilemez, ediliyorsa tamamen algı operasyonudur çünkü Ortadoğu’da görüldüğü üzere işbirliği devam etmektedir. Bu iş birliği yaşanan krizin ABD ile yaşanan sorun ile ne kadar alakalı olabileceğine dair varsayımlarda, çıkarımlarda bulunmamıza da olanak sağlar. Yinede ABD ile yaşanan Papaz problemi veyahut buna binaen getirilen karşılıklı ek vergiler piyasayı etkiler. Fakat Türkiye’nin üreten bir ekonomiye sahip olmadığı gerçeğini değiştiremez. Dolayısıyla yaşanılan ekonomik bunalımın nedenleri ABD’de veya dış mihraklarda aranamaz. Çünkü güçlü ve dışsal müdahalelere dayanıklı ekonomi üreten ekonomidir ve Türkiye üreten bir ekonomiye sahip değildir.

Uluslar arası faiz lobisi denilen olayda ise, piyasada para yerine geçen kağıtlarla veya küresel sermaye için mekan yoktur kabilinden hareketle; anlık hareketliliklerle, finansal bir krize sürüklenebilirsin, fakat sermaye 80’ li yıllardan beri küreseldir ve mekanı yoktur, sınırı yoktur. Dolayısıyla ani hareketliliklere hazırlıklı olmak, üreten ve bu sayede birikim yapabilen bir ekonomiye sahip olmak demektir; Türkiye buna hazır ve nazır değildir.

Ayrıca Katar-Çin-İran-Rusya gibi ülkeler ile iş birliğine giderek, bu ülkelerdeki sermayeyi çekmek ve bu ülkeler ile ticari anlaşmalar yapmak, canlı para akışının geçtiği mekan sıkışıklığından öteye götürmez. Yani bu hamlelerle devran dönmez, aksine tekrara düşülür. Dolayısıyla devranı döndürecek olan üretimdir ve üretimi gerçekleştirebilen ülke ekonomik anlamda kendi devingenliğini sağlayabilir.

Aynı girdaba bir daha düşmemek adına Türkiye’nin arayışı dışarıda değil, içeride üretim olmalıdır. Üreten ekonominin ayakları yere sağlam basar ve siyasi krizlerle de sarsılmaz.

Ayrıca her krizin faturasının emekçilere kesilmesini de göz ardı etmeden söylemek gerekir ki, üretim ekonomisine geçiş emekçileri de rahatlatacak bir adım olur. Fakat emekçinin, emeğinin karşılığını tam anlamıyla alması salt üretim ekonomisine geçiş ile sağlanamaz. Bu, kapitalist, neo-liberal düzeni tam anlamıyla terk ederek sağlanır ve ne dünyada ne de Türkiye’de böyle bir terk edişlik söz konusu değildir, aksine derinleşen ve yeni formlarıyla karşımıza çıkan bir kapitalizm hegemonyası ekonomiye hakimdir. Hakim olan kapitalist anlayışın içerisinde ekonomi, salt küresel bir zincire gelişigüzel bırakılırsa ve kendi kendine yetecek bir üretim girdisi ve çıktısı olmazsa o ekonomi Türkiye’nin emeklilerine benzer ve haliyle aybaşını zor getirir.

Son olarak üzerine bastıra bastıra söylediğimiz üretim ekonomisi vurgumuzu şöyle özetleyebiliriz: Birincisi; yaşamın zaruri ihtiyaçları başta olmak üzere üretime konu olan her alanda bir çalışma yürütmek. İkincisi; bu çalışmalar için eğitimin her alanını ideolojilerin ve iktidarların boyunduruğundan kopartıp bilime ve objektif bir kapsam içerisine sokarak beyin gücü yetiştirmektir. Beyin gücü, yapılacak çalışmaları başarıya ulaştıracak ve her alanda bilgi veyahut ürün anlamında daha somut sonuçlar alınacak ve üreten bir ülke ekonomisi kendi devingenliğini sağlayacak, tüketim sendromundan bir nebze de olsa kendini kurtaracaktır.m

Yazar Hakkında

Ramazan Korkut