Edebiyat Genel

Dönemin ve Yaşamın Gerçekliğine Işık Tutan Bir Sanat: Edebiyat

Tarafından yazılmıştır Hacer Karkin

Edebi eserler oluşturuldukları dönemden bağımsız olarak düşünülemez. Her eser, ait olduğu toplumun derin izlerini yansıtarak, meydana geldikleri dönem hakkında bizlere ipuçları verir. Yapıtları kaleme alan bütün yazarlar ve şairler, yetiştikleri toplumun sosyal, siyasi, kültürel olay ve olgularına kayıtsız kalamaz; düşünsel açıdan bu toplumsal koşullardan etkilenir ve bu etkiyi eserlerinde hissettirirler. Nasıl ki bir insan yaşadığı çağdan ayrı düşünülemez ise insan emeğinin ürünü olan eserlerin de devrin şartlarına sırt çevirerek şekillenmesi imkansızdır. Öyle ki, Ernest Hemingway “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” isimli eserinde “Hiç kimse bir ada değildir, bütün de değildir tek başına. Her insan kıtanın bir paçasıdır.” demiştir. Her sanatçı da toplumun bir parçasıdır, toplumsal yapıdan soyutlanamaz. Sadece kendi iç dünyasına eğilerek,  duygu ve düşüncelerinden yola çıkarak, eserini sosyal yapıdan bağımsız olarak ele aldığını söyleyen bir sanatçının bile eseri dikkatle incelendiği zaman yaşadığı toplumdan tamamen kopmadığı kolaylıkla anlaşılır.

Yazarlar ve şairler toplumdan etkilendiği gibi, onların da toplumu etkiledikleri ve birçoğunun yaşadığı döneme damga vurduğu göz ardı edilemez bir gerçektir. Onlar yazdıklarıyla, yaşadıklarıyla hem düşünmüş hem de düşündürmüşlerdir. Kimi zaman bilinçsiz bir mutluluğa sahip olan kitlelerin mutluluğuna, acı gerçekliğin gölgesini düşürmüşler kimi zaman sıfırı tüketmiş bir topluma ışık olmuşlardır. Ortaya koydukları eserlerle sadece estetik zevki aşılamamış ve okuru hayal aleminde boğma amacı gütmemiş aksine duyarlı gözlemcilik yeteneği ile var olan düzensizliğe, haksızlıklara, vesayete, eşitsizliğe, umutsuzluğa-karamsarlığa –bireysel kayboluşlara- adaletsizliğe ve daha birçok büyük sosyal yaraya değinerek serzenişte bulunmuş, sorgulama becerisini ön plana çıkarmışlar. Estetikliğin yanı sıra bilgilendirmiş, harekete geçirmiş, öğretmiş ve ufuk açmışlardır. Kurmacanın içinde gerçekliği harmanlamış, verilmek istenen duygu-düşünce sanat yoluyla iletilmiştir alıcısına. Her gerçek sanatçı edebi yaratıcılık ortaya koyacak olsa bile sorunlar yumağını görmezden gelerek hareket edemez. Bir yerde kanayan yara var ise meydana getirilen eserler –estetik zevk amacı güttüğü taktirde bile- bilinçsiz yaratıcılıktan öteye geçemez.

Dönemin problemlerine ince duyarlılık gösteren birçok yazarı ve şairi örnek verebiliriz. Mesela; soluksuz bir mücadeleyi damarlarında taşıyan yazar Jack London. Hayatın getirdiği sonu gelmez zorluklar karşısında dik durmayı becermekle yetinmeyip; yoksulun, işçi sınıfının ve haksızlığa maruz kalan binlerce kişinin isyanına ses olmuştur. Kitaplarında özgürlük, emek, işçi haklarının korunması gibi sosyal konuları ele almış, bunları sadece yazmakla kalmamış kendisinin de içinde bulunduğu emekçi halkla birlikte bizzat deneyimlemiştir. London kaleme aldığı eserlerinde döneminin aksaklıklarına değinerek çalışma koşullarını sorgusuz-sualsiz kabul eden, sistemin kurbanı olan ve tek dertleri gün sonunda karınlarını doyurabilmek olan bir kitle üzerinde baskı/dikkat uyandırmak maksadıyla bilinçlendirici birden fazla yapıt ortaya koyarak mücadelesini sürdürmüştür.

Bu dev sanat eserlerinin ve büyük kentlerin kurulması milyonlarca sıradan işçiyi açlığa sürükleyecektir. Çünkü böylesine büyük kazançlar ancak büyük harcamalarla dengelenebilecek ve işçiler gene hayatını zar zor devam ettirebilecektir. Oligarşi binlerce yıl, on binlerce yeni şey yapmaya devam edecek, Eski Mısırlıların ve Babillilerin düşleyemeyecekleri kadar büyük yapılar dikecektir. Ve oligarşinin sonu gelince, bu büyük caddeler ve büyük kentler yine ayakta kalacak, emekçi kardeşliği yollan dolduracak ve onların yaptığı evlerde emekçiler oturacaktır.

Oligarşi bunları yapmak zorundadır, çünkü başka türlü davranamaz. Tıpkı Eski Mısır’da egemen sınıfların halktan çaldıkları fazlalıklarla tapınaklar, piramitler yapmaları gibi, oligarşi de üretim fazlasını büyük yapımlar aracılığıyla tüketmek yoluna gidecektir. Oligarşinin egemenliği altında, bir din adamları kastı değil, bir sanatçı kastı ortaya çıkacaktır. Burjuvazinin tüccar sınıfının yerine işçi kastları gelecektir. Bunların altında derin, büyük bir çukurda açlıktan kırılan, çürüyen ama durmadan kendini yenileyen insanlar, yani halk, yani nüfusun çoğunluğu bulunacaktır.” (Demir Ökçe, Jack London) Okuyunca aklı kurcalayan, konumunu ve içinde bulunduğu şartları sorgulama ihtiyacı hissettiren bu gibi cümlelere yer vererek edebiyatı bir başkaldırı olarak kullanmıştır. Edebiyat yerine göre etkileyici, sanatsal zevk veren; yerine göre toplumsal çarpıklığa eleştirel dikkat uyandıran bir araç olmuştur yüzyıllardır. İşte Jack London ve onun gibi, ülkemizdeki ve dünyadaki birçok yazar-şairi estetik zevkin yanında toplumsal çarpıklığa sesini yükselten sanatçılar olarak ele almamız yanlış olmayacaktır.

Edebi metinler ve yazarlar yaşadıkları dönemin zihniyetinden ayrı olarak düşünülemez demiştik. Her ne kadar yazınsal alanın emekçileri içinde bulunduğu dönemi etkilemiş iseler bir o kadar da etkilenmişlerdir. Savaşlardan, göçlerden, barıştan, hastalıklardan, yıkımlardan, kıyımlardan, yoksulluktan, aile içi sıkıntılardan ve çocukluk dönemlerinde gelişen olumsuz değişimlerden madden ve manen etkilenmişlerdir. Bazı sanatçılar ülkesinin en çetrefilli dönemlerinde heyecanlarını diri tutup, gözlerini hep aydınlık geleceğe dikerek, mutlu günlerin müjdecisi olmuşlardır. Umut aşılamışlardır, kalplerinden yükselen sözcüklerle. Ne var ki bazı sanatçılar için bunu söyleyebilmek biraz güçtür. Döneminin olumsuz koşullarından ve kişisel sorunlardan dolayı karamsarlığa düşmüş, yılgınlığa uğramış yazarlar ve şairler de vardır. Bu da yazıların ruhunun temel belirleyeni olmuştur. Ancak bu karamsarlık ve umutsuzluk gibi yaşamsal kırgınlık belirtileri onlardan bir şeyler eksiltmemiş bilakis eğer değerli bir yazar-şair olmuş iseler bulundukları duygu durumunu kendi lehlerine çevirip, mükemmel eserler ortaya koymaları sonucu olmuştur.

Rus edebiyatının önde gelen isimlerinden olan Dostoyevski’nin yaşamı, doğduğu andan itibaren talihsizlikler zincirinin bir halkası olmuştur. Hayatı acı, garip, etkileyici ve insan zihninde derin, silinmez izler bırakan olaylara sahne olmuştur. Karanlık bir ruha sahip olmasının yaşadıklarıyla doğru orantılı bir etkisinin olduğu söylenebilir. Otoriter, dar görüşlü ve alkole, kumara düşkün bir babaya sahip olması, babasının hekimlik mesleğinden ötürü sürekli hastane çevresinde yaşaması ve -böyle bir çevrede yaşaması ona katkıda bulunmuştur; onun gözlem yeteneğini geliştirmiş, psikolojik tespitler yapmasını sağlamış ve insan dünyasının derinliklerine inmeyi başarmıştır- daha sonra da babasının öldürülmesi onu derinden sarsmış ve hasta etmiştir. Sara nöbetlerine tutulmuştur. Ömrü boyunca yakasını bırakmayan bu illet onun karamsar olmasına ve içe kapanmasına neden olmuştur. Bu da Dostoyevski’de insanlara karşı derin bir acıma duygusunun oluşmasına neden olmuştur. Hayatın negatif karakterine olan ilgisi onu kumarbaz ve alkolik biri haline getirmiştir.  Borçlanmış, parasızlık ve yoksulluk çekmiştir. Ancak tüm bu olumsuz durumlar onun sanatında olumlu etkiler bırakmıştır, romancılığını biçimlendirmiştir. Eserlerinde hayatını büyük ölçüde yansıtmıştır. Belki de değerli bir sanatçı olmasını yaşadığı üzücü hayatına borçludur. Kim bilebilir kötü alışkanlıkları ve hastalıkları olmasaydı Dostoyevski belki de bu kadar değerli ve büyük bir sanatçı olamayacaktı.

Bahsettiğimiz örneklerde olduğu gibi dönem-yazar karşılıklı olarak birbirlerini etkiler ve yazınsal alanda ortaya konan her eserde bu etkileşim daima varlığını korur. Gerek yazar-şair gerek toplum, her ne yaşarsa yaşasın, içinde bulunduğumuz çağın tüm üzücü olaylarına rağmen güzellik adına bir çıkarımda bulunulabiliyorsa edebiyatın-sanatın bizi sımsıcak saran umudunun türküsündendir.

 

*Resim: The Snowstorm,1786, Francisco Goya

 

Yazar Hakkında

Hacer Karkin