Genel Yaşamda Teori

Postmodernizm: Yaşamın Yerinden Edilmesi

Tarafından yazılmıştır Eren Öztürk

Eski dünya, tarihin mezarlığında. Yeni dünya, eskinin güçlerini dönüştürerek olgunlaşıyor. Eski dünya yani modernite; algısıyla, ‘gerçek’liğiyle, insanıyla, ideolojileriyle, bilgisiyle, kodlarıyla, değerleriyle -bir bütün olarak modern yaşam- yerinden ediliyor. Zaman genişledikçe insan ömrü daralıyor ve dünya mekânlaşırken insan mekânda sıkışıyor. İletişim, küreselleşme sonrası denebilecek altın çağını yaşıyor. Bu tabloya eleştiriler ise, iki ana omurga üzerinden gerçekleşiyor. Birincisini, yaşadığımız çağı modern dönem içinde değerlendiren ve modern dönem eleştirisi yapanlar; diğer ana kolunu ise modern dönem öncesine dayanan ‘eleştiri’ler oluşturuyor. Postmodern dönemin gerçek bir eleştirisi olan üçüncü bir omurga ise henüz geliştirilememiş durumda. Bu yazının temel amacı da bu teorik zemine dayanıyor.

Dünyamızın son 20-25 yılında yaşanan değişimler dünyanın eskisi gibi okunamayacağının somut kanıtlarını sunuyor. Bilgisayar, internet ve akıllı telefonların yaşamın yeni güçleri olarak hakim hale gelmesi, bireyin yaşamında ve dünyasında yarattığı değişimler basit bir teknolojik ‘ilerleme’den öte bir anlama sahiptir. İnsanlar ellerindeki küçük elektronik cihazlarla, duygularını, hazlarını, düşüncelerini şekillendirebiliyor, toplumsalın içine sanal bir katılım sağlıyor, sınırları açık bir iletişim alanı sağlayabiliyor, bilgiye ulaşabilmenin sayısız yolunu elde edebiliyorlar. Bu durum, insan öznelliğinin ve hayatın yeni tipte bir üretimine işaret ediyor.

Bilginin yaklaşık 50 yıllık evrimi bile birçok veri sunabilir.  Yalnızca bilgiye ulaşmadaki insan emeğinin rolü ortadan kalkmıyor, daha da büyük bir sorunsalı içinde barındırarak bilginin işlevi, konumu ve değeri farklılaşıyor. Bilginin, bilimsel ve toplumsal değerinin belirli süzgeçlerden geçerek belirlenmesi yerine bilginin her yere ve herkese ulaşabilen ve ‘herkes’le oluşturulan yapısı, gerçeklik algısının değişmesini beraberinde getiriyor. Artık akademilerin, 5-10 TV, radyo kanalının veya dergi-gazetenin içinde olduğu bilginin oluşum ve dolaşım süreci, yerini binler ve milyonlarla ifade edilen iletişim ve enformasyon araçlarıyla büyük bir belirsizliğin oluşumuna ve gerçekliğin yıkımına bırakıyor .(1)

Sosyal ağlar, insan ‘ego’sunda köklü bir dönüşüme sebep oluyor. Altben ve üstben arası dengeler parçalanıyor. Üstbenin mahkemeleri ile altbenin ordusu arasındaki savaşta benlik krizleri oluşuyor. Mikro-iktidarın önündeki toplumsal ve etik bariyerler kalkıyor. Bilginin toplumsal konumundaki sarsılma, bireyin toplumsal konumundaki sarsıntıyı beraberinde getiriyor. Sosyal ağlar, sosyal statüleri belirler hale geliyor. Fikirlerin ve bilginin, toplumsal ve bilimsel bir süzgeçten geçmesi gerekliliğini yitiriyor. Her fikir kendi alıcısına ulaşıyor ve bireyi kendi ‘gerçeklik’ algısına hapsediyor. Suyun 100 derecede kaynamadığını iddia eden bir video, binlerce ve milyonlarca insanı ikna edip, inandırmaya yetebiliyor.

Bir bütün olarak gerçeklik yerinden ediliyor. Bu yerinden etme, Obskürantizm’le karıştırılmamalıdır. Obskürantizm, hakikatin toplumun belli kesimlerince bilinmesinin engellenmesi iken bugün hakikat algısı yerinden ediliyor. Bir olgu belirli bir açıyla sunularak ‘gerçeklik’ algısı yaratıyor. Böylece ‘gerçeklik’  yerini ‘görelilik’e bırakıyor. Herkesin kendi ‘gerçeklik’i oluşturuluyor. Tüm bunlar akademik bir düzlemde gerçekleşmiyor. Hayatın, toplumsalı ve bireyseli yutan zamanında ve mekânında yaşanıyor.  Bunun somut karşılığı, bireyin kendi egolarına ve gerçeklik algısına hapsidir. Kendi dışındaki dünyayı sanallaştırması, belirsizleştirmesidir. Bireyin kendi dünyasına hapsedilmesinin bir üretim tipi haline gelmesidir.

Dil ve söylem, postmodern yerinden etmeden payını alıyor. Söylem, gerçekliği eğip bükmenin bir aracı olarak kullanılıyor. Dil, gösteren ve gösterilen arası ilişkinin sürekli bir yeniden dağıtma ve kurulmasıyla postmodern üretime tabi kılınıyor. Anlam, sözcüğü; iktidarın ve mikro iktidarın silahı haline getiriyor. Böylece sözcük, anlamı yok eden bir makine haline geliyor. Dilin yapısal dengesi altüst ediliyor. Anlamın ve sözcüğün konumundaki bu postmodern kopuş, ‘gerçeklik’ yanılsamasının güçlü bir temelini oluşturuyor.

Dünya ekonomisi, postmodern bir biçimde işliyor. Henüz daha 1994’de Paul Sweezy küreselleşmenin üretimden kopuşa götürdüğünü ve finans kapitalin içkin bir yıkıcılıkla malul, yalnızca kendi genişlemesine uyarlanmış spekülatif sermayeye dönüşmesi’ olduğunu söylemekteydi. (Aktaran Haluk Gerger-Türk Dış Politikasının Ekonomi Politiği, Yordam Kitap) Küresel mali ağı oluşturan spekülatif araçların, 24 saat içinde trilyonlarca doları döviz piyasalarından çıkarmakta olup, yalnızca yüzde 10’dan daha fazla olmayan bölümünü mal ve hizmet ticaretinin kapsadığı aktarılmaktaydı. (a.g.e. sayfa 182) Bu durum, postmodern paradigmanın ekonomik temelinin anlaşılması için oldukça önemli veriler sunmaktadır. Postmodern kapitalizm, haz endüstrisini hakim endüstriyel yönetim mantığı haline getirmiştir. Her gün yeni ve daha fazla haz tüketim nesnesi üretiliyor. Birey, toplumsalla ve gerçeklikle bağı koparılarak, haz dünyasına kafesleniyor. Burada Düzenleme Okulu’nun kuramsal çerçevesine başvurmuş oluruz. Yeni birikim rejimi, yeni bir toplumsal-politik düzenlemeyle birlikte gerçekleşir. (” “Düzenleme Okulu’nun” düşünüş tarzının meziyeti, büyümenin, toplumsal gelir bölüşümünün ve toplam tüketimin belirli bir tarihsel dönem ve mekânda istikrara kavuşmasına katkıda bulunan ilişki ve düzenlemelerin bütününe bakmamız gerektiği konusundaki ısrarıdır.”  David Harvey, Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları)

Uluslararası sistem, yeni düşmanlar yaratmakta aciz kalıyor. Bir ‘dışarı’sı aranıyor. Güvenliğe tehdit olarak sunulanlar, kısa sürede sanallaşıyor. İdeolojiler, toplumsal ve bireysel bir dışlama ile karşılaşıyor. ‘Komünist’ partinin iktidarda olduğu Çin, ‘küreselleşme’yi ve serbest ticareti savunurken, Trump’ın Amerika’sı korumacılığa yöneliyor. -En büyük uluslararası 500 tekelin yüzde 95’inin işletmeleri ve araştırma kurumlarıyla Çin’e yerleşmiş durumda olması bu illüzyonu anlamak açısından yeterli bir veri sunuyor- Keza, Fransa’da Sosyalist Parti Neo-liberalizm taraftarlığı yaparken, aşırı sağcı Ulusal Cephe korumacılık taraftarlığına soyunuyor.  Sağ ve sol değerler arası çizgiler kayboluyor. Devletlerin otoriteleri, finans kapital otoritesine bağlanıyor. Küresel mali oligarşi, ulus üstü konumuyla devletler üzerindeki egemenliğini, zenginliğiyle de perçinliyor.

Postmodernizm, yaşamın yerinden edilmesidir, dedik. Yani, yaşamı var eden değerlerin, normların, kodların, cinsler arası doğanın, bireyselliğin, toplumsallığın, gerçekliğin yeni tipte bir üretimidir. Böylece kuramsal olarak Foucault’a yönelmiş oluruz. Hayat artık iktidarın nesnesi haline gelmiştir. İktidarın işlevi hayatı bütün yönleriyle kuşatmaktır ve asli görevi de hayatı yönetmektir. O halde biyo-iktidar, hayatın üretimi ve yeniden üretimidir. Foucault, disiplin ve kontrol toplumları ile iktidar paradigmasındaki değişimleri ortaya koyar. (Aktaran Negri, Hardt, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları) Biz de postmodernizmin hayatın yeni tipte bir üretimi olduğunu söylerken esasında bir iktidar paradigması değişikliğini ortaya koymuş bulunuyoruz: Bir illüzyon toplumu inşa eden; postmodern iktidar paradigmasını.

Modern iktidar, modern dönem öncesi güçleri yenebilmek için modern dönemin eleştirel birikiminden ve aydınlanmacı aklından faydalanmıştı. Postmodern iktidar da aynı yöntemi izliyor. Modernizme yönelen eleştirileri, bir silah olarak cephanesine ve karargâhı olan; yeni paradigmasına eklemliyor.

Postmodernizmi modern dönem iktidar paradigmasıyla ele alanlar maalesef illüzyonun içine kendi elleriyle düşüyorlar. Marksist, Liberal, Realist ya da Feminist düşünün bakış açısındaki problemin kaynağını burası oluşturuyor. Hepsine tek tek değinmek mümkün olmasa da örneğin; kadın kimliğini merkezine alan bir kuram olarak Feminizm, bu süreci erkek iktidarının çözülmesi olarak tanımlıyor. Bu tanımlama modern dönemin ikiliklere dayanan iktidar modeline göre yapılmış bir okumadır. Yani kendini bir öteki yaratarak oluşturan, köle-efendi diyalektiğinin iktidar modeli. Oysa postmodern iktidar paradigması kadın veya LGBT kimliğinin dışlanmasını değil, onun içerilmesini savunuyor ve sağlıyor. İnsanların kendi egolarına ve gerçekliğine hapsedilmesinden kastettiğimiz şey tam da buydu. Herkes kendi kimliğini yaratıyor ve kendi modeline hapsoluyor.(Burada bir parantez açma sebebimiz: Hapsetmenin biyo-politik bir karaktere sahip olmasıdır. Politika giderek daha fazla sanallaştırılırken, politik alan dışına itilmenin koşulları o ölçüde sağlamlaştırılıyor. Kimliksizliğe atıf yaparken kendi kimliğini oluşturan ve politik alan dışında konumlanmayı iktidar dışılık olarak tarifleyen Queer teori, postmodern yanılgıya iyi bir örnek teşkil eder. ) Bu nedenle dikkatli incelenirse uluslararası finans kapital, kadın ve LGBT mücadelelerinin arkasında ellerini ovuşturuyor. Erkek iktidarı; kendiliğinden veya demokratik/sosyal bir mücadele sonucu çözülmüyor, yeni iktidar paradigmasıyla o da yerini kaybediyor. Yani Feminizm, esasında yeni iktidar paradigmasının karşısında değil, yanında konumlanmış oluyor. Yeni iktidar paradigması, yaşamı yerinden ederken; değerleri ve toplumsal iyiyi de parçalıyor. Kadın-erkek ilişkileri yeni tipten bir üretime tabi tutuluyor. Sosyal ağlar, sayısı gün geçtikçe artan sohbet ve tanışma platformları kadın-erkek ilişkilerini postmodern tarzda yeniden üretiyor. Bireyin gerçek değeri düşerken, ’ego’lar kendini sarhoş edecek boyutta sanal beğeniler üzerinden şekilleniyor. Postmodern iktidar paradigmasının internet ve sosyal ağlar yoluyla zihinsel-psikolojik süreçlere doğrudan müdahalesi yeni tipte bir cinsellik yaratıldığının en somut verileridir. İnsan libidinal bir varlık olarak, postmodern tarzda bir libidinal üretimin içine yerleştiriliyor.

Marksist düşün yeni dünyayı modern dönem emperyalizminin bir devamı olarak okuyor. Bu okuma kendi kendinin mezar kazıcısı oluyor. ‘Emperyalizm’ kavramı yerinden ediliyor. Bugünün dünyasında emperyalist diye tanımlanan ülkelerle, emperyalizmin ‘sömürü’sünde olduğu söylenen ülkelerin davranışları arasındaki farklar yok ediliyor ve ezilmenin ideolojik üretimi artık bir mizah konusu haline getiriliyor. İşçi sınıfından beklenen ses gelmeyince yerini işçi sınıfının varlığı tartışmasına bırakıyor. Negri-Hardt’ın sanayi emeğinin emek biçimleri arasında egemen konumunu kaybemeye başladığı ve enformasyonel emeğin yeni egemen emek biçimi olmaya muktedir olduğu analizi incelenmeye değerdir. Fakat emeği kendi varlığına ve maddi temeline tarihte hiç olmadığı kadar yabancılaştıran bu iktidar paradigmasını, emperyal otorite modeline dayanan bir paradigma üzerinden okumak yeterli olmayacaktır. Bu iki değerli düşünürün hayatın yeni tipte bir üretimini yeteri kadar kavrayamadığını ve kuramsal çerçeveye oturtamadığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

Postmodern dönüşüm, modern dönem öncesi ideolojileri yeniden türetiyor. Köktendinci, monarşist, krallık yanlısı fikirler tesadüfî bir şekilde ortaya çıkmıyor. Modern dönemin aşılmasına karşı yerini kaybeden kimlikler ve değerler, modern dönemi suçlayarak modern dönem öncesi konumlarına sarılmak istiyor. Postmodern iktidar ise bu çırpınışı, büyük bir zafer duygusuyla izliyor.

Bugün toplumsal hareketlerden, siyasi partilere kadar içinde yaşadığımız sürecin şaşkınca izlendiğini ve yeteri kadar üzerinde düşünülmediğini gözlemliyoruz. Eski kuramların(modern dönem) bıktırıcı bir biçimde tekrarlandığını ve aynı yöntemlerin denenip farklı sonuçlar beklenmesinin artık bir inatlaşmaya dönüştüğünü, bu durumun haz vermeye başlayan bir “şizo-mazoşist durum” olarak derinleştiğini de gözlemliyoruz.

Yeni bir iktidar paradigmasıyla karşı karşıyayız. Postmodern iktidar paradigmasını tanımak, onun gerçeklikle, bilgiyle, psikolojiyle, cinsellikle, ekonomiyle, siyasetle, söylemle, zaman ve mekan algısıyla bağını doğru bir temelde anlamak zorundayız. Anladığımız ölçüde değiştirmek için yol ve yöntemleri tartışmaya hazır olacağız.

Dipnotlar:

  1. Okur yukarıda sayılan kimi olguların, insanlar arasında çokça tekrarlandığını veya insanların bunun doğrudan bir parçası olarak zaten sürecin içinde olduğunu söyleyecek ve söylemin değerini tartışacaktır. Fakat bilim veya felsefe görünen ile gerçek arasındaki çelişkinin bir sonucudur. Görünenin arkasındaki hakikati aramak ve ortaya çıkarmak bu çelişkinin varlık sebebidir. Olgular, doğru bir yöntemle okunmadığında, ardındaki gerçekliği anlayabilmek mümkün değildir. Örneğin; Güneş, Prusya’da herkes için doğuyor ve biliniyordu. Görünen bu iken, görünenin anlamlandırılması ise farklıydı. Kilise merkezli açıklama, yer merkezli bir bakış açısını savunuyordu. Aksini iddia etmek, Tanrı’nın inkarı olarak görülüyordu. Kopernik ise Güneş merkezli bir evren teorisi geliştirerek dönemin gerçeğini yerle bir etmiştir. Ve dünyanın konumuyla birlikte bilginin ve ‘gerçek’in konumunu da sarsmıştır. Böylece bir dönemin ufkunu genişletmiş, düşünsel bir devrimin kapılarını aralamıştır. Kopernik’i harekete geçiren, görünenin ötesindeki gerçeğe ulaşma tutkusu olmuştur. Bu örneği keza yeni fiziği kuran ve dünyanın güneş etrafında döndüğünü söylemesiyle Kilise tarafından Engizisyon mahkemesine çıkarılan Galileo için de vermek mümkündür. Sosyal bilimler açısından düşünüldüğünde, bütün dünyada kuramı büyük ilgi gören Karl Marx için de benzer bir durum geçerlidir. Bu dönemde işçilerin burjuvalarla çatışması görünen bir olgudur. Birçok işçi için, işçi ve burjuvanın birbirine düşman olduğunu söylemek bir şey ifade etmeyecekti. Fakat bu çatışmanın, sınıf savaşımı olarak ele alınması ve bilimsel bir tarih metodu haline getirilmesi, gerçekliğin somut ifadesi olmuştur. Böylece görünenin, gerçek temeliyle buluşması sağlanmıştır. Bu yazıda yapılmak istenen de budur.

Yazar Hakkında

Eren Öztürk