Ekoloji

Ekolojiyi Neden Savunmalıyız?(2)

Tarafından yazılmıştır Ramazan Korkut

Bir Kızılderili’nin dediği gibi; “Doğanın başına gelen, insanoğlu ve insan kızının da başına gelir.”

Biraz daha açacak olursak, örneğin enerji üretmek adına özel şirketlere satılan dereler ve bu minvalde kurulan santraller  ülke enerji ihtiyacını karşılamanın neredeyse tek yolu olarak görülmektedir. Enerji ihtiyacımızın, neden olduğunu ve derelerimize, doğamıza zarar vermeden veyahut en az zararla, alternatif-yenilenebilir enerji kaynakları gibi yöntemlerin neden düşünülmediğini sorgulayacak olursak, nihayetinde ulaşacağımız sonuç, bizim değil, sermayenin enerjiye ihtiyacı olduğudur. Çünkü salt üretmek ve ürettiğini tükettirerek varlığını devam ettiren sermaye, enerjiyi gerçekleştirdiği bu fütursuzca üretime heba etmekten kendini alıkoyamıyor ve ayakta kalmanın yanı sıra daha fazla kazanmak istiyor. Dolayısıyla sermaye üretsin de ayakta kalsın diye enerji ihtiyacımız var algısı oluşturuluyor ve doğa bu algıya kurban ediliyor.

Sermayenin kuralı, kârı olabildiğince maksimize etmek ve maliyeti ise minimize etmektir. İşte bu kural, doğayı dize getirerek hunharca sömürmekte ve hükümetlerce doğa sermayeye peşkeş çekilmektedir. Dolayısıyla dereyi sattıran bu anlayışın arkasında enerji ihtiyacı değil, sermayenin kâr anlayışı yatmaktadır. Bu anlayış sadece enerji sektörü açısından değil, Cerattepe’deki maden-kentsel dönüşüm ve TOKİ gibi projelerle inşaat-köprü ve yol-gündemde olan şeker fabrikalarının özelleştirmesinde olduğu gibi tarım, gıda ve hayvancılık gibi birçok sektöre sirayet etmiş durumdadır. Bu sirayetlikten siyaset çıkaranlar-politika çıkaranlar- ekonomik kalkınmayı amaçladıklarını söylese de kısa vadede bile sadece azınlık bir grubu kalkındıran ve çoğunluğa her gün tekrar ettikleri yaşamdan başka bir şey sunmayan bu sömürü düzeni, uzun vadede de doğadan çaldıklarının bedelini yine çoğunluğa ödetmektedir. Çünkü hesap soran doğa, sel felaketleriyle sırça köşklerde veyahut lüks apartman dairelerinde oturanları değil, gecekondu tarzı yerleşim yerlerinde ne varsa alıp götürüyor ve buna can da dâhil. Bunun gibi örnekler birçok husus için düşünüldükçe bulunabilir ve sayılabilir.

Bütün bu anlatılanlardan, ezcümle herkesçe az çok bilinen kabaca tarih şuuru bile doğanın göz ardı edildiğini ve insanlarca tüketilerek, giderek bir çıkmaza sürüklendiğini ortaya serer. Doğanın, dolayısıyla dünyanın sürdürülemez bir yolda olduğunu ve bu yolun adının Ekolojik Kriz olduğunun bilinciyle ekoloji mücadelesi bu minvalde kaçınılmaz ve bir gereklilik olarak önümüzde durmaktadır. Bu gereklilik sadece insan sağlığı ve geleceği için değildir. Bütün tarihsel koşul ve hususların geleceği içindir yoksa başka türlüsü bir gelecek değil, sürdürülemezlik hastalığından ötürü önce yoğun bakım sonra ise morga konu olmuş bir dünya olur.  Henüz yoğun bakımlık olmayan dünyanın,  doğanın hastalığını iyileştirmek mümkün. Çünkü doğa kendini henüz geç değilken yeniden onarabilir, yabanlaştırabilir.

Ayrıca bu minvalde gerçekleştirilecek mücadele sömürge düzenlerinin oyununa da çomak sokmaktadır. Ne doğayı merkeze alarak ne de insanı merkeze alarak, daha adil ve daha eşitlikçi bir düzen anlayışını kurmak, doğayı ranta çevirenlerin rantını ve oyununu bozmak ekoloji mücadelesinden geçer. Bununla beraber doğa ile insan ilişkisini tıpkı tarihin ilk başladığı evrede olduğu gibi, karşılıklı uyum içerisinde sürüp gidecek olan bir ilişki boyutuna geri döndürmek ekoloji mücadelesi ile gerçekleşecekken, bu gerçekleşecek olan sadece doğanın özüne dönmesi değil, ihtiyaç fazlası üretimin ortadan kalkması ve bu fazlalıklar üzerinden kurulan hegemonyaların yıkılması, zincirleme devam edecek şekilde daha adil bir yaşamın kurulması da ekoloji mücadele hattının sathı müdafaasıyla olacak olanlardır.

Son tahlilde, “İnsan, nefsinin kurbanı olmuştur.” kabilinden bir bakış açısının hâkim olduğu anlayışa da kurban olan doğa, nefis düşleyenleri, nefessiz bırakacaktır. Ekoloji mücadelesi nefestir.” Nefis” için değil,  “Nefes” içindir.